Diş tedavisi sonrası hassasiyet nedn olur?

Dentinin asitlere karşı savunma mekanizması

Dentinin pulpayı, asitlere ve restoratif materyallerden kaynaklı kimyasal toksinlere karşı korumasında üç mekanizma olduğu düşünülmektedir. Bunlar; difüzyon sınırlaması, hidroliz için sınırlı nem ortamı ve hidroksit apatitin tamponlama gücüdür.

Birinci mekanizmada dentin boyunca oluşan difüzyon sınırlaması ve dokunun puipal tarafındaki kapiller dolaşım dentine uygulanan potansiyel toksinlerin konsantrasyonunu düşürerek pulpal hücreleri korur. İkinci mekanizmada; katı bir maddeden (öjenol gibi) yayılan potansiyel toksinler hidrofitik olduğunda dentinin ıslaklığı doku için koruyucudur. Kuvvetli asitlerle ilgili veriler ise üçüncü bir koruma mekanizmasını ortaya çıkarmıştır: Potansiyel toksin kuvvetli bir asit olduğunda, hidroksil apatitin tamponlama gücü dentinin koruyucu etkisine katkıda bulunur. Bu mekanizmalar canlı pulpalı İnsan dişlerinde geçerli olduğundan asitbaz reaksiyonunu esas alan dental materyaller (çinko fosfat siman, cam iyonomer siman) rutin doku kültür testlerinde aşırı toksik sonuçlar verse de klinik kullanımda geniş bir yer tutar.
Dentin yüzeyinde bağ oluşumunda fonksiyon gören kompanentler

1. Smear tabakasını kaldırmak ve dentin yüzeyini demineralize etmek, yani şartlandırmak için kullanılan asidik ajan: Dentinin asitle muamelesi sonucunda, minede olduğu gibi bir dağlama şekli oluşmamaktadır. Dentinin şartlandırılması ile smear tabakası kaldırılır, dentin tübülleri açılır, dentin geçirgenliği artar, intertübüler ve peritübüler dentin demineralize olur. Demineralizasyon derinliği, asidin ph konsantrasyonu, viskozitesi, şartlandırma süresi gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Asit, dentin matrisinde bulunan kollajen lifleri çeviren inorganik yapıyı çözer ve uzaklaştırır. Böylece kollajen lifler mineral desteğini kaybeder. Dentin tübülterinin ağız kısımları huni biçiminde açılır ve genişler, pörözite artar, kollajen ağı açılarak monomerin tübüllerin içine infiltrasyonu kolaylaşır

Dentin yüzeyine yaklaşık olarak 15sn asit uygulanır.

Asitlerin daha uzun süre uygulanması rezinin infiltrasyonuna direnç oluşturacak bir demineralizasyon derinliği oluşturur. Eğer kollajen lifler arasındaki boşluklar primer tarafından tamamen doldurulamazsa demineralizasyon bölgesinin derin kısımlarında yer alan kollajen korunmasız olarak kalır ve daha ilerde hidrolizis gerçekleşir ve parçalanır. Asit uygulandıktan ve suyla uzaklaştırıldıktan sonra yüzey hafifçe kurutulur. Eğer yüzey aşırı derecede kurutulursa kollajen fibrinler arasındaki suyun kaybı nedeniyle fibrinlerin yüzeyinde gerilim kuvvetleri oluşur ve büzülmelerine sebep olur. Kollajen îibrilter birbirlerine yaklaştığı için aralarında meydana gelen inter moleküller hidrojen bağları büzülme miktarını daha da arttırır. Bununla beraber yüzeyin gereğinden fazla nemli bırakılması da rezindentin ara yüzeyinde oluşan boşluklar nedeniyle bağlantıyı olumsuz etkiler. Nemli bağlanma kavram ı bu soruna bir çözüm getirmek amacıyla ortaya atılmıştır. Günümüzde daha çok aseton bazlı primerier nemli dentine uygulanarak, dentindeki su ile yer değiştirmek ve daha sonraki aşamada adeziv rezinin bu bölgelere penetrasyonu için uygun bir ortam hazırlamak amacıyla kullanılır. Nemli bağlanmada su bazlı primerier de kullanılmaktadır.

Bugün en çok kullanılan şartlandırıcılar: Fosforik asit; maleik asit ve sitrik asittir. Bu konuda yapılan İlk araştı analarda dentinin asitle muamelesinde, pulpa reaksiyonları rapor edilmiştir. Devam eden çalışmalarda dentin üzerine sürülen asit solüsyonlarının önemli miktarda tamponlama kapasitesine sahip oldukları gösterilmiştir. Bu konudaki en önemli bulgu ise, pulpa reaksiyonlarının en önemli nedeninin, restorasyon altındaki bakteri sayısı ile ilişkili olduğunun açıklanmasıdır. Bu bulgular, dentine asit uygulamasından sonra artan geçirgenlik nedeni ile bakteri invazyonunu açıklamakta, restoratif materyalin kavite kenarlarını iyi örtmemesi sonucu oluşan pulpa reaksiyonlarını göstermektedir.

Bu ajanlar üretici firmanın tavsiyesi ile kullanıldıklarında, 0,17,5 um derinlikte demineralize tabaka oluştururlar. Bağlantı kuvvetleri dentin yüzey sertliği düştükçe azalır. %3050 konsantrasyonda fosforik asit kullanılırsa, yüzey sertliği %15 ile %30 arasında azalır ve 10um den daha derin demineralizasyon oluşur. 10um15um derinlikteki demineralizasyon bölgesine monomerler etkili olarak penetre olamazlar. Çalışmalar, rezinin demineralizasyon tabakasının tabanına kadar penetre olup, burada polimerize olduğunda dentin bağı dayanırlığının iyi olacağını göstermiştir. Birçok araştırmacı aşırı demineralizasyonu engellemek için dentinde kullanılacak asitlerin konsantrasyonlarının düşük olması gerektiğini belirtmişlerdir. Self etch i ng pri m ere sahip ajanlar kontrollü bir şekilde demineralizasyon sağlarlar.

2. Dentinde uygulanan şartlandırma işlemi, daha düşük bir yüzey enerjisi oluşturur ve normal yapıştırıcı rezinlerle yüzeyin ıslanması zorlaşır. Bunu düzeltmek İçin primer ajana ihtiyaç vardır» Primerier su, etanol veya aseton gibi çözücülerde çözünmüş adezyon kuvvet geliştirici maddelerdir. Primerlerin yapısında iki farklı fonksiyonel grup vardır. Bunlardan hidrofilik fonksiyonel grup dentinin ıslanabiürliğini arttırarak adeziv rezinin dentin içine infiltrasyonunu sağlar. Hidrofobik fonksiyonel grup ise adeziv rezine bağlanmasını gerçekleştirir. Asit uygulaması İle demineralize edilmiş dentinde kollajen lifler arasında boşluklar meydana gelir. Primer, eriyen hidroksiapatit kristallerinin bıraktığı boşluktan doldurur ve İntertübüler dentindeki kollajenler çevresinde ağ biçiminde 15 pm kalınlığında bir tabaka oluşturur. Kollajen, kopolimer ve polimeri ite sarılmış hidroksiapatitten oluşan rezinle güçlendirilmiş, aside dirençli bu tabakaya hibrit tabakası, oluşum sürecine de hibridizasyon adı verilmiştir. Adeziv rezin uygulanana kadar polimerize olmayan bu tabaka, adeziv rezinlerin dentine mikro mekanik olarak bağlanmasında rol oynar. Şartlandırıcı ajanın ve primer ajanın tek

Dentin yüzeyinde bağ oluşumunda fonksiyon gören kompanentler

1. Smear tabakasını kaldırmak ve dentin yüzeyini demineralize etmek, yani şartlandırmak için kullanılan asidik ajan: Dentinin asitle muamelesi sonucunda, minede olduğu gibi bir dağlama şekli oluşmamaktadır, Dentinin şartlandırılması ite smear tabakası kaldırılır, dentin tübülleri açılır, dentin geçirgenliği artar, intertübüler ve peritûbüier dentin demineralize olur. Demineralizasyon derinliği, asidin ph konsantrasyonu, viskozitesi, şartlandırma süresi gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Asit, dentin matrisinde bulunan kollajen lifleri çeviren inorganik yapıyı çözer ve uzaklaştırır. Böylece kollajen lifler mineral desteğini kaybeder. Dentin tübüllerinin ağız kı

Besim 2.3a,b,c: Self etch sisteminde yüzeydeki dentin smear tabakası, asitleme ile şekillendirilmesi, bonding ajan ve resinin penetrasyonu

sımları huni biçiminde açılır ve genişler, pörözite artar, kollajen ağı açılarak monomerin tübüllerin içine infiltrasyonu kolaylar şır .Dentin yüzeyine yaklaşık olarak 15sn asit uygulanır.

Asitlerin daha uzun süre uygulanması rezinin infiltrasyonuna direnç oluşturacak bir demineralizasyon derinliği oluşturur. Eğer kollajen lifler arasındaki boşluklar primer tarafından tamamen doldurulamazsa demineralizasyon bölgesinin derin kısımlarında yer alan kollajen korunmasız olarak kalır ve daha ilerde hidrolizis gerçekleşir ve parçalanır. Asit uygulandıktan ve suyla uzaklaştırıldıktan sonra yüzey hafifçe kurutulur. Eğeryüz# aşın derecede kurutulursa kollajen fibrinler arasındaki suyun kaybı nedeniyle fibrinlerin yüzeyinde gerilim kuvvetleri oluşur ve büzülmelerine sebep olur. Kolla*011 fibriller birbirlerine yaklaştığı için aralarında meydana gelen inter moleküller hidrojen bağlan büzülme miktarını daha da arttırır. Bununla beraber yüzeyin gereğinden fazla nemli bırakılması da rezindentin ara yüzeyinde oluşan boşluklar nedeniyle bağlantıyı olumsuz etkiler. Nemli bağlanma kavramı bu soruna bir çözüm getirmek amacıyla ortaya atılmıştır. Günümüzde daha çok aseton bazlı primerier nemli dentine uygulanarak, dentindeki su ile yer değiştirmek ve daha sonraki aşamada adeziv rezinin bu bölgelere penetrasyonu için uygun bir ortam hazırlamak amacıyla kullanılır. Nemli bağlanmada su bazlı primerier de kullanılmaktadır.

Bugün en çok kullanılan şartlandıncılar: Fosforik asit; maleik asit ve sitrik asittir. Bu konuda yapılan İlk araştırmalarda dentinin asitle muamelesinde, pulpa reaksiyonları rapor edilmiştir. Devam eden çalışmalarda dentin üzerine sürülen asit solüsyonlarının önemli miktarda tamponlama kapasitesine sahip oldukları gösterilmiştir. Bu konudaki en önemli bulgu ise, pulpa reaksiyonlarının en önemli nedeninin, restorasyon altındaki bakteri sayısı ile ilişkili olduğunun açıklanmasıdır. Bu bulgular, dentine asit uygulamasından sonra artan geçirgenlik nedeni ile bakteri invazyonunu açıklamakta, restoratif materyalin kavite kenarlarını iyi örtmemesi sonucu oluşan pulpa reaksiyonlarım göstermektedir.

Bu ajanlar üretici firmanın tavsiyesi ile kullanıldıklarında, 0,17,5 um derinlikte demineralize tabaka oluştururlar. Bağlantı kuvvetleri dentin yüzey sertliği düştükçe azalır. %3050 konsantrasyonda fosforik asit kullanılırsa, yüzey sertliği %15 ile %30 arasında azalır ve 10um den daha derin demineralizasyon oluşur. 10um15um derinlikteki demineralizasyon bölgesine monomerler etkili olarak penetre olamazlar Çalışmalar, rezinin demineralizasyon tabakasının tabanına kadar penetre olup. burada polimerize olduğunda dentin bağı dayanırlığının iyi olacağını göstermiştir. Birçok araştırmacı aşın demineralizasyonu engellemek için dentinde kullanılacak asitlerin konsantrasyonlarının düşük olması gerektiğini belirtmişlerdir. Self etching primere sahip ajanlar kontrollü bir şekilde demineralizasyon sağlarlar .

2. Dentinde uygulanan şartlandırma işlemi, daha düşük bir yüzey enerjisi oluşturur ve normal yapıştırıcı rezinlerie yüzeyin ıslanması zorlaşır. Bunu düzeltmek

için primer ajana ihtiyaç vardır. Primerier su, etanol veya aseton gibi çözücülerde çözünmüş adezyon kuvvet geliştirici maddelerdir. Primerlerin yapısında iki farklı fonksiyonel grup vardır. Bunlardan hidrofilik fonksiyonel grup dentinin ıslanabilirliğini arttırarak adeziv rezinin dentin içine infiltrasyonunu sağlar. Hidrofobik fonksiyonel grup ise adeziv rezine bağlanmasını gerçekleştirir. Asit uygulaması ile demineralize edilmiş dentinde kollajen lifler arasında boşluklar meydana gelir. Primer, eriyen hidroksiapatit kristallerinin bıraktığı boşlukları doldurur ve intertübüler dentindeki kollajenler çevresinde ağ biçiminde 15 um kalınlığında bir tabaka oluşturur. Kollajen, kopolimer ve polimeri ile sarılmış hidroksiapatitten oluşan rezinle güçlendirilmiş, aside dirençli bu tabakaya hibrit tabakası, oluşum sürecine de hibridizasyon adı verilmiştir. Adeziv rezin uygulanana kadar polimerize olmayan bu tabaka, adeziv rezinlerin dentine mikro mekanik olarak bağlanmasında rol oynar. Şartlandırıcı ajanın ve primer ajanın tek bir şişede birleştirildiği self etching primere sahip sistemlerde; primer ajan olarak hareket eden moleküller aynı zamanda asidiktir ve dentin yüzeyini şartlandırırlarken yüzey enerjisini de ayarlarlar. Primer ajan içindeki, karboksil grupları suya atiniteleri nedeni ile primere hidrofilik özellik Sağlarlar, dentinin mükemmel ıslatılmasına izin verirler. Hidrofobik metakrilat grupları dentin yüzeyinden uzakta oryante olurlar ve son aşamada uygulanacak yapıştırıcı ajan için polimerize olabilen bir yüzey oluştururlar. Primerde kullanılan hidrofilik rezinler; HEMA (hidroksietil metakrilat ) PMDM (piromelitik dianhidrit ve 2_ hidroksietil metakrilat), BPDM (bifenil dimetakrilat), NTGGMA (Ntriglisin glisidimetakrilat) ve 4META (4metakriloetiltrimelit anhidrit )’dır.

3. Bağ oluşumunda son aşama; demineralize edilmiş, primer uygulanmış olan yüzeye adeziv rezin uygulamasıdır. 8u

komponent birçok sistemde yapıştırıcı ajan olarak adlandırılır. Adeziv rezinler kimyasal, ışıkla veya dual olarak polimerize olurlar. Primer uygulandıktan sonra oluşan hibrit tabakası adeziv rezinle birlikte polimerize olur. Oluşan adeziv rezin tabakasının stresleri absorbe ettiği ve kompozit rezinin polimerizasyonunda meydana gelen polimerizasyon büzülmesi sırasında ayrılmayı önlediği söylenmektedir. Varyasyonlar genellikle ıslatılabilirliği artıran, viskoziteyi ayarlayan TEGOMA (trietilen glikol dimetakrilat) ve BisGMA gibi hidrofobik monomer ve dentin yüzey ıslanabilirliliğini artırmak için HEMA gibi hidrofilik rezinlerle sınırlıdır. Primerin dentin yüzeyinde oryante olmuş hidrofobik metakrilat grupları ile bonding (yapıştırma) ajanın kopolimerizasyonu dentin

rezin bağını tamamlar.

Dentine olan bağlantı, dentin yüzeyinde hibrit tabakasının oluşmasına bağlıdır. Hibrit tabakası, monomerlerin dentinin kollajen ağında polimerize olarak mikro mekanik bağ oluşturmasıdır. Kompozit ve yapıştırıcı ajanlar üzerine dentinde oluşabilecek bağın kimyasal bağdan ziyade, mikro mekanik bağ olacağı belirtilmiştir.

Yapıştırıcı ajanın polimerizasyonunu engelleyebilecek oksijen temasının olmaması için ajan yeterli kalınlıkta olmalıdır. Adeziv rezin yüzeye fırça ile sürütür, ince uniform bir tabaka oluşturulur. Hava sıkılarak kalınlığın azaltılmasından kaçınılmalıdır. Çünkü bu tabakanın fazla inceltilmesinin makaslama bağlantı direncini azalttığı söylenmektedir. Bu tabakanın kalınlığı 125 um olduğunda, kompozit rezinin polimerizasyon büzülmesi streslerinin de azaldığı gözlenmiştir.

Dentin rezin bağlantısını etkileyen bir diğer faktör kullanılan kompozit rezindir. Kompozit rezin polimerizasyon sırasında büzülür ve büzülme derecesi materyalin doldurucu içeriğine bağlıdır. Mikro dolduruculu kompozit rezinler, diğer kompozit rezinlerden daha fazla büzülürler. Ancak young modülleri daha düşüktür. Düşük modüllü kompozit rezinler akma özellikleri nedeni ile büzülme streslerinden kurtulurlar. Sert ve yüksek modüllü materyaller akışkan değildir ve bundan dolayı, polimerizasyon büzülme streslerini daha az kompanse ederler. Ek olarak yüksek doldurulmuş kompozit rezinler kuvvetlere maruz kaldıklarında esneyemezter. Bu nedenle tampon oluşturacak veya stres kırıcı olarak rol oynayacak düşük viskozitede ve düşük modüllü bağlayıcı ajan kullanılmalıdır.

Dentin rezin bağında bir başka önemli faktör, diş dokuları ve kullanılan materyal arasındaki termal genleşme katsayı farkları ve diş ile restorasyon arasındaki muhtemel boşluğu kaplayan sıvının termal genleşmesidir. Kullanılan materyal ile diş dokusu arasındaki termal genleşme katsayısı önemli derecede farklı ise, diş ısı değişikliklerine maruz kaldığında, restoratif materyal altındaki boşluk boyutu değişecektir. Düşük ısılar, negatif bir ara yüz basıncı meydana getirir ve ara yüzde boşluk oluşturur ve bu bölgeye sıvının girmesine neden olur. Isı arttığında ara yüz basıncı artar, boşluklar kapanır ve sıvılar bu bölgeden çıkarlar.

Dentin bağını etkileyen bir diğer faktör de normal dentin yüzey yapısının yanında dentin yapısını ve kimyasını değiştirebilecek patolojik dentinin mevcudiyetidir. Çürükten etkilenmiş dentin, skleroze servikal erozyon lezyonları, dentin yapısının patolojik olarak değiştiğini gösteren örneklerdir. Çalışmalar, sklerotik dentindeki tübülün kristal deposu olduğunu ve dentin hassasiyetini yitirdiğini göstermiştir. Sklerotik dentin, asidik şartlandırıcı solüsyonlara dirençlidir. Sklerotik servikal lezyonlarda dentin adezivlerinin klinik performansları, normal dentindeki kadar tatmin edici değildir.

Reklamlar

EKSİK DİŞLERİN TAMALANMASI

EKSİK DİŞLERİN TAMALANMASI

Diş hekimliğinde, dişin yapısal bütünlüğünün korunması ve çevre dokulara zarar vermeden fonksiyonun geri iadesi, uyulması gereken önemli kurallardan biridir. Eksik dişlerin tamamlanmasında kullanılan kronköprü restorasyonlarında komşu dişlerin mine ve dentin dokularından yapılan madde kaybı, dişlerin yapısal bütünlüğünün korunması ilkesine fers düşmektedir. Zaman içinde istenmeyen bu kayıpları önlemek amacıyla daha konservatif yöntemler bulma arayışı içine girilmiştir. Bu arayış, dişlerin yapısal bütünlüğünü daha az tehdit edecek preparasyonlar geliştirilmesini sağlamıştır.
Bu düşünce doğrultusunda, dayanak dişten daha az madde kaybı ile küçük ara boşlukları onarmanın yollan aranmış ve çeşitli konservatif restorasyonlar önerilmiştir. Dört yüzü bulunan ön keser dişlerde labial yüz korunarak dişin üç yüzünü örtecek şekilde yapılan döküm kronlar, beş yüzü olan molar ve premolar dişlerde bukkal yüz korunarak yapılan döküm 4/5 kronlar, klasik kronlara göre dişte daha az madde kaybına yol açmakta, aynı zamanda da iyi bir estetik sağlamaktadır. Onley ve inley tutucular preparasyon miktarı olarak konvansiyonel kronlara oranla çok daha konservatif olup, birçok avantaj ve üstünlük sergilemektedir

eksik diş yerine diş koyulması1955 yılında yani yaklaşık 55 yıl önce Michael Buonocore başarılı adeziv diş hekimliğinin ilk adımını atmıştır. Bunocore fosforik asit uygulanan mine yüzeyinde mikro pörözlerin açıldığını göstermiş ve rezinin mikro mekanik olarak bu pörözlere infiltre olacağını bildirmiştir. Ancak klinik uygulamalarda istenen gelişme 1962 yılında Bovven tarafından bisGMA içeren kompozit rezinlerin tanıtılması ile başlamıştır, ilk adımlar kayıp dişlerin yerine koyulması için doğal, akrilik ya da kompozit rezin dişlerin ağızdaki dayanak dişlere direk olarak yapıştırılmasını içeren adezivköprüler denenerek atılmıştır.

Diş dokusuna mikro mekanik tutuculuk yerine kimyasal tutuculuğu ön gören 1968 yılında Smith olmuştur. Temel kimyasal yapışma mekanizması: rezin içindeki karboksil grupları ile mine ve dentinde ki kalsiyum (Ca++) arasındaki iyon çekimidir.
Rochette, 1973 yılında periodontal splint uygulanacak dişlerin delikli bir metal bant yardımı ile birbirine bağlanmasını ve retansiyonun metalde hazırlanan, tersine konik formlu delikler yardımıyla sağlanmasını önermiştir. Bu çalışmasında yapıştırma ajanı olarak akrilik kullanmıştır. Araştırmacı bu tekniğin eksik dişlerin restorasyonunda da kullanabileceğinden söz etmiş olduğu halde, 1977 yılına kadar literatürlerde bu konuda yapılmış başka bir çalışmaya rastlanmamaktadır. 1977’de delikli metal yapılı köprüyü Howe ve Denehy anterior köprü olarak, Kuhlke ve Drennon tek dişli hareketli proteze alternatif pediatrik amaçlı olarak önermişlerdir. Delikli metal yapı sayesinde tutuculuğu, dayanıklılığı ve ömrü büyük ölçüde artmış olsa da Rochett köprüler yine de sadece minimal oklüzal kontağı olan ön bölge dişleri için önerilmiştir
1983 yılında Thompson, Livaditis ve Castillo metal elektro korozyonundan yararlanarak uyguladıkları protez serisini yayınlamışlar ve bu protezleri bağlı bulundukları üniversiteye ithaf ederek “Maryland Köprü” olarak tanımlamışlardır. Elektro korozyon yoluyla yapılmış adeziv köprülerin retansiyonu, prensip olarak delikli tutuculu köprülerle aynıdır. Farkı, deliklerin olmaması ve retansiyon için köprünün iç yüzeyinde elektrokimyasal yolla hazırlanan mikro mekanik girintilerden yararlanılmasıdır. Böylece asit etching ile mine yüzeyinde oluşturulan mikro retansiyonların benzerleri metal yüzeyinde elektroetcliing ile meydana getirilmiş olmaktadır. Tutuculuk ise ara faz olarak ikisi arasına giren rezin ile sağlanmaktadır. Ancak konvansiyonel kompozitlerin doldurucu çapları ve akışkanlıkları bu tarz mikroskobik girintiler için elverişli olmadığından, daha küçük doldurucu çaplı ve daha az viskoz başka kompozitlere gereksinim duyulmuştur.
Elektro korozyondan daha basit bir yöntemle retansiyon elde etme çabalarının sonucunda kimyasal etching yöntemi geliştirilmiştir. Bu yöntem, uygun asitlerin uygun konsantrasyonda kullanılmasıyla alaşımların multifizik yapısından bazı fazların koparılarak retantif girintiler oluşturulması esasına dayanır. Yöntemin özel laboratuar işlem ve cihazları gerektirmemesi, hasta yanında uygulanabilmesi gibi avantajları olmasına karşın, sağlanan retansiyonlar yeterli düzeyde değildir. Jackson “spot etching” tekniğinde hasta yanında kullanılacak minyatür bir elektro korozyon ünitesi ile olayı basitleştirmeye çalışmıştır. Ancak yinede elektro korozyonun yeterli tutuculuğa ulaşılmasını sağlayamadığı görülmüştür.
Retansiyonu geliştirmek ve kolaylaştırmak amacı ile son olarak metaller ile yaptştıncı/ar arasında kimyasal bağ kurmak yoluna gidilmiştir. Mikro mekanik tutucu elementler ve kimyasal yapıştırıcı sistemler kullanıldığında makro mekanik tutuculuk istemi azalacak, bu sayede restorasyonun daha ince ve daha dirençli hale getirilmesi kolay olacaktır. Bu sistem mikro sızıntının da azalmasına destek olacaktır. Bu amaca yönelik olarak iki ayrı yöntemden yararlanılabümektedir: Metal yüzeylerinin silan kaplanması ve silanlanmış restorasyonun kompozit ile yapıştırılması ya da silan bazlı bir yapıştırıcı kullanılmasıdır. Bu durumda, restorasyonun doku yüzeylerinin yalnızca okside edilmesinin yeterli olduğu bildirilmiştir. Metal yüzeylerinin silan kaplanması için çeşitli cihazlar bulunmaktadır. Bunlardan biri olan “Silicoater” ile metal üzerine alev proliz yöntemiyle tetraoksilan püskürtülerek ince ve camımsı karakterde SiOxC tabakası oluşturulmuştur. Bu tabaka ile silanlar arasında oluşan SiOH ve AIOH grupları metal ve kompozit arasında kimyasal bağ oluştururlar. Ancak bu yöntemle plastik faset kullanılamamaktadır. Cihaz ve kullanılan malzeme ise pahalıdır ve yöntem en az elektro korozyon kadar hassas ve zordur.

Yapıştırma ajanlarının geliştirilmesi ve organosilan yapıştırıcıların ortaya çıkması retansiyon problemini büyük ölçüde azaltmıştır. Temel prensip, alaşım yüzeyinde yapıştırıcı ile reaksiyona girebilecek bir oksit tabakası oluşturmaktır. CrCo alaşımları için yüzeyin 50 pm Al203 ile kumlanması ve basitçe yıkanarak ya da ultrasonik banyo ile temizlenmesi yeterlidir. NiCr köprülerde ise yüzeyde bir NiO tabakası oluşturmak için “anodik oksidasyon” ya da “aside daldırma ” yöntemlerinin gerekli olduğu bildirilmiştir. Gerek anodik oksidasyon, gerekse aside daldırma yöntemleri, elektrokimyasal etching ve kimyasal etching ile yaklaşık olarak aynıdır. Ancak yöntemi kolaylaştırmak için bazı özel cihazlar da bulunmaktadır. Soy metal alaşımlarında ise, alaşım yüzeyinin ısıtma ya da kalay kaplama yolu ile okside edilmesi önerilmiştir.
Yüzeyi basitçe okside edilmiş ve organosilan yapıştırıcılarla yapıştırılmış köprülerin metal yüzeyinde makro mekanik retansiyon bulunmadığından, gerçek anlamda adezyona dayalı bir retansiyon sistemine sahip oldukları ve gerçek “Adeziv Köprüler” olarak tanımlanabilecekleri ifade edilmiştir.